Orange Healing
TR

Taşıdığım Kabuk: Bir Salyangoz Gibi Yaşamak

Travma, yavaşlık ve iyileşme üzerine bedensel bir düşünme; bir salyangozun kırılgan gücü ve kendi sesini geri alma yolculuğu üzerinden.

Salyangozları sever misiniz?

Çoğu insan onları görünce tiksinir, “sümüklü küçük şeyler” derler. Ama ben onlara hayranım. Evlerini, yüklerini sırtlarında taşıyıp yavaş yavaş, dikkatlice ilerlerler… hâlâ yaşamaya çalışırlar. Ürkek ve kırılgandırlar. Attıkları her küçük adımda, sanki “buradayım” demek istercesine arkalarında bir iz bırakırlar.

Sessiz yaratıklardır ve varlıklarının fark edildiği tek an, biri onlara yanlışlıkla — ya da bazen acımasızca — bastığında çıkan o çatırtı sesidir.

Öyle kırılganlar ki…

Bazen ben de kendimi bir salyangoz gibi hissediyorum. Yavaş. Ürkek. Kırılgan. Çığlık atmayı özleyen.

Sırtımdaki ağırlık, tıpkı bir yavru salyangozun doğduğunda taşıdığı o yumuşak, yarı saydam kabuk gibi, doğduğumdan beri orada. Bebekken çok ağladım, kimsenin anlamadığı sebeplerle. Beni susturmak için hemen ağzıma bir biberon verirlerdi. Ama süt, formül maması, midemi bozuyordu. Kimse fark etmedi.

Büyüdükçe kaygı geliştirdim. Ama yine kimse fark etmedi. İçimde bir korku taşıdım, bir çocuğun bilmek zorunda olmaması gereken türden bir korku: ölüm korkusu. Onu yutmaya çalıştım. Hepsini.

Şimdiye kadar.

Gürültülü olmak istedim.

Koşmak, bağırmak, kendimi ifade etmek istedim.

Ama onun yerine sessiz, itaatkâr kız oldum. “İyi olan” bendim. Varlığı zar zor hissedilen. Kendini susturan ve her şeyi sırtında taşıyan. Bir salyangozun kabuğu zamanla nasıl sertleşirse, hiç söylemediğim her şeyin ağırlığı da öyle sertleşti. Ben hastalanmadan önce bile yük giderek ağırlaşıyordu. Özellikle hiç dışa vuramadığım öfke, beni içten içe yemeye başladı.

Sonra bedenim açıklanamayan ateşlerle yanmaya başladı. Kendimi hastanede buldum. Ve içime gömdüğüm her şey… yeniden yüzeye çıktı.

Çok korkmuştum.

Kabuğuma çekildim, tıpkı bir tehdit karşısında donup kalan bir salyangoz gibi.

Açıktaydım.

Çıplak.

Tüm sessizliğimle, yuttuğum tüm çığlıklarımla, tüm travmamla. Korkmuş, sertleşmiş, ama hâlâ kırılgan. Ve sonra… Bir şey değişti.

Yavaşlamaktan başka seçeneğim yoktu. Sessizleştim. İçimde bir şey patlıyordu ama onu dile getiremiyordum. Bedenim daha çok titremeye başladı. Yürümeyi reddetti. Konuşmama izin vermeyi bıraktı. Sanki beni güvende tutmak, hayatta kalmak için enerji biriktiriyordu. Dondum. Tamamen.

Hiçbir ifade olmadan hayata tutundum, bildiğim en güvenli yere yapışarak: eve.

Ama son zamanlarda… çığlık atmaya başladım.

Sanki yıllarca sürmüş bir sessizliği tükürmeye çalışıyorum. Sırtımdaki ağırlık fazlasıyla büyüdü.

Bağırmak istiyorum.

Bağırıyorum.

Bir şeyler kırıyorum.

Kabuğumdan çıkmak istiyorum.

Hareket etmek istiyorum.

Bedenimi sallamak istiyorum.

Var olmak istiyorum.

Bunca yıl boyunca “buradayım” diyemedim. Ama şimdi, sırtımdaki bu ağır kabukla söylüyorum:

Buradayım.

Ve hareket etmeye hazırım.

🐌

Yorumlar · 0

0 comments

Bot kontrolü: 5 + 2 kaç eder?